enflasyonemeklilikötvdövizakpchpmhp
DOLAR
45,7264
EURO
53,4746
ALTIN
6.722,09
BIST
13.807,07
Adana Adıyaman Afyon Ağrı Aksaray Amasya Ankara Antalya Ardahan Artvin Aydın Balıkesir Bartın Batman Bayburt Bilecik Bingöl Bitlis Bolu Burdur Bursa Çanakkale Çankırı Çorum Denizli Diyarbakır Düzce Edirne Elazığ Erzincan Erzurum Eskişehir Gaziantep Giresun Gümüşhane Hakkari Hatay Iğdır Isparta İstanbul İzmir K.Maraş Karabük Karaman Kars Kastamonu Kayseri Kırıkkale Kırklareli Kırşehir Kilis Kocaeli Konya Kütahya Malatya Manisa Mardin Mersin Muğla Muş Nevşehir Niğde Ordu Osmaniye Rize Sakarya Samsun Siirt Sinop Sivas Şanlıurfa Şırnak Tekirdağ Tokat Trabzon Tunceli Uşak Van Yalova Yozgat Zonguldak
İstanbul
Az Bulutlu
24°C
İstanbul
24°C
Az Bulutlu
Salı Az Bulutlu
24°C
Çarşamba Açık
28°C
Perşembe Hafif Yağmurlu
25°C
Cuma Parçalı Bulutlu
24°C

Anayasa Mahkemesi’nin CMK 134 Kararı Sonrası Dijital Soruşturmaların Geleceği

25 Mayıs 2026 18:53
3
A+
A-

 

25 Mayıs 2026 tarihli Resmî Gazete’de yayımlanan Anayasa Mahkemesi kararıyla, Ceza Muhakemesi Kanunu’nun 134. maddesi iptal edildi. Kararın yürürlüğü dokuz ay ertelendi. İlk bakışta teknik bir ceza muhakemesi tartışması gibi görünen bu gelişme, gerçekte dijital çağın en büyük hukuk tartışmalarından birini yeniden gündeme taşıyor. Devlet, suçla mücadele ederken dijital dünyaya ne ölçüde müdahale edebilir?

Bu soru artık yalnızca hukukçuların değil; gazetecilerin, akademisyenlerin, bilişim uzmanlarının, yayıncıların, şirketlerin ve insan hakları savunucularının ortak sorusu hâline gelmiş durumdadır. Benim açımdan ise mesele yalnızca teorik bir anayasa hukuku tartışması değildir. Çünkü hem gazetecilik faaliyeti yürütüyor hem siber güvenlik ve dijital hukuk alanında analizler kaleme alıyor, hem fikri ve sınai haklar hukuk mahkemelerinde telif hakkı dosyalarında bilirkişilik yapıyor, hem de akademisyen kimliğiyle üniversitelerde dijital hukuk, bilişim suçları ve elektronik delil süreçlerine ilişkin dersler veriyorum. Dolayısıyla CMK 134 benim mesleki pratiğimde yalnızca bir madde numarası değil; dijital delilin, temel hakların ve adli gerçeğin kesişim noktasıdır.

CMK 134 uzun yıllardır soruşturma makamlarına bilgisayarlarda arama yapma, dijital verilerin kopyasını alma, telefonları inceleme, sunucu sistemlerine erişme ve elektronik materyallere el koyma yetkisi veriyordu. Ancak dijital çağda bilgisayar artık klasik anlamda bir eşya değildir. Bir insanın telefonu ya da bilgisayarı; özel hayatını, ilişkilerini, finansal geçmişini, mesleki yazışmalarını, akademik üretimlerini, haber kaynaklarını, ticari sırlarını ve hatta zihinsel hafızasını taşımaktadır. Bu nedenle dijital arama, klasik bir çekmece aramasından çok daha ağır bir müdahale anlamına gelir.

Anayasa Mahkemesi’nin iptal kararının temel mantığı da burada yatmaktadır. Devletin dijital alana müdahale yetkisinin yeterince sınırlandırılmadığı, hangi veriye ne ölçüde erişileceğinin yeterince belirli olmadığı ve kişisel verilerin korunması bakımından güçlü güvenceler içermediği değerlendirilmiştir. Özellikle uygulamada tüm cihazların imajının alınması, soruşturmayla ilgisiz kişisel verilerin incelenmesi, cihazların uzun süre iade edilmemesi ve özel hayatın tamamına yayılan veri incelemeleri ciddi tartışmalara neden olmuştur.

Fakat tam da burada hukuk dünyasının kendisine sorması gereken çok kritik bir soru vardır. Dijital müdahaleyi aşırı ölçüde sınırlandırırsak ne olur?

Yıllardır derslerde anlattığım bir örnek bu sorunun neden hayati olduğunu açık biçimde göstermektedir.

Bir kadın uçurumdan düşerek hayatını kaybediyor. Dosya ilk aşamada netleşemiyor. Olayın intihar mı, kaza mı yoksa cinayet mi olduğu belirlenemiyor. Aradan aylar geçiyor. Bir gün deneyimli bir polis memuru savcının kapısını çalıyor. Savcı kendisine yeni bir delil olup olmadığını soruyor. Polis memuru ise elinde somut bir delil bulunmadığını ancak yıllardır cinayet büroda görev yaptığını, olay günü kadının eşinin gözlerine baktığında onda suçluluk gördüğünü söylüyor. “Ben ona katile bakar gibi baktığımı hissettirdim, o da gözlerini benden kaçırdı” diyerek yılların mesleki sezgisini ortaya koyuyor.

Klasik hukuk mantığı açısından bu anlatım doğrudan bir delil niteliği taşımaz. Ancak bazen soruşturmanın yeniden başlamasını sağlayan şey, tam da tecrübenin oluşturduğu bu sezgisel alarmdır. Savcılık dosyayı yeniden açıyor, şüpheli hakkında adli kontrol uygulanıyor ve soruşturma derinleştiriliyor. Ardından akademisyen bilirkişilerden oluşan bir heyete şüphelinin bilgisayarlarının, telefonlarının ve diğer dijital cihazlarının incelenmesi görevi veriliyor.

Yapılan incelemelerde cinayetin planlandığını gösteren dijital belgeler, olay öncesine ilişkin hazırlık notları, zaman çizelgeleri ve elektronik yazışmalar ortaya çıkıyor. Adli tıp bilirkişisi de kadının düşmeden önce darp edildiğini, ölümün yalnızca düşmeye bağlı olmadığını ve olayın zorlamalı düşme niteliği taşıdığını belirliyor. Sonuçta ortaya çıkan gerçek son derece çarpıcıdır. Eğer şüphelinin elektronik cihazları incelenmemiş olsaydı, cinayet büyük ihtimalle hiçbir zaman ortaya çıkarılamayacaktı.

İşte bugün CMK 134 tartışmasının merkezinde duran asıl mesele budur. Bir hukuk devletinde devletin sınırsız dijital müdahale yetkisi kabul edilemez. Ancak aynı şekilde dijital delile erişimi fiilen imkânsız hâle getiren aşırı sınırlamalar da toplum güvenliği açısından ağır sonuçlar doğurabilir. Çünkü modern suçların çok büyük bölümü dijital iz bırakmaktadır. Cinayet planları, örgütsel yazışmalar, siber saldırılar, çocuk istismarı ağları, finansal dolandırıcılık sistemleri, telif hakkı korsanlığı, veri sızıntıları ve organize suç ilişkileri çoğu zaman yalnızca dijital incelemeler sayesinde ortaya çıkarılabilmektedir.

Bu nedenle mesele “dijital inceleme yapılsın mı yapılmasın mı” sorusu değildir. Asıl mesele, dijital incelemenin hangi sınırlar içerisinde ve hangi güvenceler altında yapılacağıdır.

Kanaatimce Türkiye’nin önünde şimdi tarihî bir fırsat bulunmaktadır. Yeni düzenleme hem temel hakları koruyan hem de suçla mücadeleyi felç etmeyen dengeli bir model kurmalıdır. Tüm cihazın sınırsız biçimde incelenmesi yerine, yalnızca soruşturmayla bağlantılı veri alanlarına erişim sağlanmalı; daha geniş müdahaleler ise ancak yeni ve güçlü bulgular ortaya çıktığında mümkün olmalıdır. Özellikle gazeteciler, akademisyenler, avukatlar, medya kuruluşları ve şirketler söz konusu olduğunda bağımsız uzman bilirkişilerin süreçte etkin biçimde yer alması gerekir. Ayrıca soruşturmayla ilgisi bulunmayan kişisel verilerin ayrıştırılması ve derhal imha edilmesi, dijital inceleme sürecinin tamamının kayıt altına alınması ve haber kaynaklarının özel koruma kapsamında değerlendirilmesi artık çağdaş hukuk devletinin gereğidir.

Bugün bir gazetecinin telefonu yalnızca bir cihaz değildir; aynı zamanda haber kaynağıdır, editoryal hafızadır, iletişim merkezidir ve çoğu zaman kamusal gerçeğe ulaşmanın aracıdır. Aynı şekilde bir akademisyenin bilgisayarı bilimsel üretimin arşividir. Bir şirketin sunucusu ise ekonomik varlığının omurgasıdır. Bu nedenle dijital müdahale rejimi oluşturulurken yalnızca ceza muhakemesi perspektifiyle değil; basın özgürlüğü, akademik özgürlük, ticari sır güvenliği ve kişisel verilerin korunması ilkeleriyle birlikte düşünülmesi gerekir.

Anayasa Mahkemesi’nin CMK 134 kararı önemli ve gereklidir. Çünkü dijital çağda temel hakların korunması artık anayasal bir zorunluluktur. Ancak unutulmamalıdır ki dijital delil, modern ceza adaletinin en kritik unsurudur. Bugün bir cinayeti, organize suç ağını, siber saldırıyı veya ekonomik suç organizasyonunu çoğu zaman yalnızca dijital izler ortaya çıkarabilmektedir.

Bu nedenle yeni dönemde ihtiyaç duyulan şey ne sınırsız devlet yetkisidir ne de dijital delili fiilen ulaşılamaz hâle getiren katı bir yasak rejimidir. İhtiyaç duyulan şey; özgürlük ile güvenlik, mahremiyet ile adalet, insan hakları ile kamu düzeni arasında akıllı, teknik ve çağdaş bir denge kurabilmektir. Türkiye şimdi tam da bu dengeyi yeniden inşa etmek zorundadır.

Yazarın Diğer Yazıları
Yorumlar

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu yukarıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.