İstanbul… İstanbul

Şehirler bir başlangıç tarihiyle anılmak istenirler. İstanbul’a bir başlama tarihi koymak hem zor hem de doğru değil. En son Yenikapı kazılarında milattan öce 6500 yılına kadar uzanan gemi parçaları bulundu. 8500 yıllık tarih boyunca Haliç, İstanbul Boğazı, Çamlıca Tepesi, Galata, Eyüp… ne kayserler, krallar, sultanlar gördü. Kimler geldi, kimler geçti bu güzel beldeden. Biz sadece iz bırakanları, izi bu güne ulaşanları biliyoruz. Ya isimsiz yaşayıp gidenler… Surlara, Galata Kulesi’ne, Ayasofya’ya, Süleymaniye’ye taş taşıyan işçileri, ustaları kimse hatırlamaz. Ayasofya’yı Konstantin, Galata’yı Cenevizliler, Süleymaniye’yi Mimar Sinan yaptı diye anar geçeriz. Hangi şartlarda, hangi kararlarla, hangi ihtiyaçtan doğduğunu tarihçiler ve severlerden başka çok kimse bilmez.
Allah İstanbul’a iki denizi birleştiren bir boğaz, bir haliç, bin bir çiçek ve ağaçlarla süslü tepeler bahşetti. Bu güzellikler İstanbul’un başına bela oldu birçok zaman. Bu güzelliğe sahip olmak için çok seferler akınlar düzenlendi. Dünyanın en büyük imparatorlukları Romaya ve Osmanlıya başkentlik yaptı. Roma’da, Osmanlı’da uzun süre kaldı bu medeniyet şehrinde. Tarihin birikimi her gelene yeni şeyler öğretti. Yeni gelenlerde eskiye yeni değerler kattılar. Yeryüzünde İstanbul farklı medeniyetlerin birikimini bir arada yaşatan az şehirden biridir.

Tarih bağlamında şehirler ikiye ayrılabilir. Kadim kültür ve medeniyetlere dayananlar ya da nev zuhur şehirler. Aslında tarihi olmayan şehir olmaz ancak orada yaşayanlar geleceğe iz bırakacak eserler meydana getirirlerse döneme bağlı kalmadan orası tarihi şehir olur. İnsanlar yaşadıkları yere sahip çıkar kültür, sanat, estetik, güzellik gibi açılardan tabiata, hayvanata ve insana bakarlarsa geriye kesinlikle güzellikler bırakırlar. Şehri anlamlı kılan şeyler; mimari başta olmak üzere o beldeyi güzel ve yaşanılır kılacak her maddi, manevi varlıklardır. Toplumu ayakta tutacak iz bıraktıracak şeyler ise; ilim, kültür ve sanattır. Sanatın alanı bildiğimizden daha geniştir. Her ne yapıyorsan onu güzel yaparsan o iş sanata dönüşür. İşte, İstanbul bütün bu iyilikleri bünyesinde barındırmış kısmetli şehirlerden biridir.
Bizans’tan Osmanlı’ya çok sayıda eser kaldı. Osmanlı mümkün olduğunca bunları korudu, İstanbul’a yeni değerler ekledi. Osmanlı döneminde İstanbul boğazın gerdanlığı olarak hep özenle korundu, bezendi, süslendi. Tabiata zarar vermeden boğazın iki yakası inşa edildi, imar edildi.
İstanbul Osmanlı döneminde şairler, ilim adamlarının, devlet adamlarının yetiştiği dünyaya örnek bir şehir olarak dillere destan oldu. Mekan güzeldi onu imar edenlerde onun kıymetini bildiler.
Büyük devletlerin yıkılışı da büyük ve acılı olur. Milyonlarca kilometre kareye hitap eden muhteşem devlet vadesini tamamlayıp tarih sayfalarında yerini aldı.
Osmanlının torunları uzun yıllar gerek yokluk, gerekse yoksunluk nedeniyle bu kıymetli beldeyi ihmal ettiler. Dünyanın ve Anadolu’nun çeşitli yörelerinden gelenler bu ata yadigârı şehre iyi bakmadılar. Koca tarih bizim “cehaletimiz” nedeniyle tahrip edildi, çok sayıda kıymetli eser yok oldu. Şehrin etrafını saran gecekondular “kültürleriyle” beraber şehri “talan” ettiler.
Son yıllarda yok olan güzellikler, tarihi eserler büyük bir titizlikle ihya edildi. Camiler, medreseler, saraylar, surlar, kuleler, türbeler tamir edildi ve yeniden insanlığın hizmetine sunuldu. İstanbul’un 30 sene öncesini bilenler bu mukayeseyi yapabilirler. Bu iyilikleri yaparken başka bir hastalığa yakalandık; gök delen yapma sevdasına tutulduk. Gökdelen tarlasına dönen bazı bölgeler şehrin kimliğini kaybetmesine neden oldu. Nüfusu çok artırdık, gelenleri şehir dönüştüremedi, onlar şehri kendine benzettiler.
Her şeye rağmen İstanbul dünyanın en güzel şehirlerinden biridir. Kültürüyle, sanatıyla dünyanın ilham kaynağıdır.

Bir cevap yazın